7 Eylül 2012 Cuma

Hemingway'in "Men Without Women"ına karşılık "Women Without Men"

                                     


"Ölüm zor değildir... düşünmesi zordur. Peşinde olduğumuz tek şey yeni bir form, yeni bir yol bulmaktı... özgürlüğe doğru" diyor Munis filmin son sahnesinde ve özgürlüğü ölümde buluyor. Bu bana Emily Dickinson'ın bu mısralarını anımsatıyor ve filmin dört kadın karakteri; Munis, Zarin, Faezeh ve Fakhri gözümde bu şiirle özdeşleşiyor:
"The heart asks pleasure first,
And then, excuse from pain;
And then, those little anodynes
That deaden suffering, 

And then, to go to sleep;
And then, if it should be
The will of its Inquisitor,
The liberty to die."

          Women Without Men (2009) orijinal adıyla  Zanan-e Bedun-e Mardan, Shirin Neshat tarafından Shahrnush Parsipur'un aynı isimli romanından uyarlanmış bir İran filmidir. Film, 1953 İran darbesi döneminde farklı sosyal sınıflardan farklı dört kadın karakterin erkeklerin üzerlerinde kurdukları baskılardan kaçıp, erkek egemenliğinin verdiği korku hissinden uzak yeniden kendilerini keşfedip asıl benliklerini bulabilecekleri bir "sığınak" arayışında bir araya gelişlerini konu alıyor. Sürreal elementlerle İran tarihinden bir kesiti birleştiren bu film aynı zamanda Shirin Neshat'ın görsel sanat alanındaki yeteneklerini de gözler önüne seriyor. 
        Film aynı baskıya direnen fakat sınıfsal anlamda birbirlerinden farklı dört kadın karakterin uçsuz bucaksız bir bahçede bir araya gelişine odaklanıyor. Film bir bakıma gelişime ve medeniyete ayak bağı olan ataerkil toplumların anatomisini çiziyor.

Bir hayalet dolaşıyor! Bu kez İranda! Bu kez bir kadın!

 " ...ve sandımki acılardan kurtulmanın tek yolu bu dünyadan göçmektir."
Sene 1953; Şah Pehlevi, Musaddık hükümetini devirmek için İngiltere ve Amerikayı da arkasına alarak darbe girişimlerinde bulunmaktadır. 
...ve Munis abisinin baskılarına dayanamaz, bu dünyadan göçer. Yerine özgür bir hayalet bırakır, Tahran'ı karış karış dolaşan, eylemlere katılan, halka manifesto dağıtan, hatta erkeklerle kahvede oturup radyo dinleyen. Munis'in intiharı onu sonsuz özgürlüğüne kavuşturuyor. Bu noktada Marx'ın "Komünist Manifesto"sundaki söylemini filme uyarlamak ihtiyacı doğuyor: " Bir hayalet dolaşıyor...Bu kez İranda..Bu kez bir kadın!" Fakat o da nesi! Şah bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine giriyor...
   -"Munis bu kız abinin hayatını berbat edecek diyeyim. Hakkında söylenenleri bir duysan! Diyorlar ki bakire değilmiş."
   -" Faezeh bu kimin umrunda? Ben bile bilmiyorum bakire miyim, değil miyim?"
   -"Olur mu, ağzından yel alsın!"
   -"Küçükken ninem hep eğer ağaca çıkarsan bakireliğin yırtılır derdi. Galiba benimkisi yırtık."
   -"Munis bakireliğini öyle perde gibi yırtamazsın. O dar bir deliktir, evlenince genişler."
...ve Faezeh Munis'in hayaletini mezarından çıkarır. Hayaleti takip eder.Munis kahveye oturur özgürce, Faezeh bakakalır; burası kadınlar için uygun bir yer değildir. Bu sırada "o" bakışlarla karşılaşır ilk kez. Hızlıca uzaklaşır ama kapana kısılır. Gurur kaynağı bakireliği bozulur, artık yaşamak onun için bir utanç kaynağı olmuştur... Munisle yola koyulur, büyük bir bahçeye açılan bir kapıya doğru...
"Zarin! Zarin! müşteri bekliyor!"
...ve her şeye kayıtsız ve tepkisiz olan Zarin müşterilerinden birinin yüzsüz silüetini görür yatağında .O anda her şeyi arkasında bırakıp kaçar, arınmak için...
Zarin kirlerinden arınmak için kendini keseler, anoreksik vücudu bir anda kanlarla kaplanır...
Daha sonra yol onu bir bahçeye götürecektir.
"Neredeyse elli oldun, menopoza da girdin.
Menopoza girmiş bir kadın başkalarına kuyruk sallamamalı.
Durum şu ki; bir kadın artık kocasını tatmin edemiyorsa, yeni bir kadın almak kocanın en doğal hakkıdır."
...ve Fakhri kocasını terk edip, Tahran'ın güneyinde uçsuz bucaksız bahçeli yeni bir eve taşınır.



Bu bahçe kadınlara yeniden başlamaları için bir şans verecektir. Bahçenin İran literatüründe de özel bir yeri vardır,bağımsızlığı simgeler. Filmde de bahçe bir açıdan Garden of Eden'a benzetilmiştir: uçsuz bucaksız, huzurlu fakat yasakları olan ve bir tek günah bile kaldırmayan bir "cennet". Bahçenin hem tekin olmayan bir sisle kaplı olup hemde sığınak özelliğine sahip olması bu paradoksun bir göstergesidir. Bahçe kadınlara yeni bir şans tanırken, onlara en büyük korkularının yansımalarını da gösterir yer yer. Bahçe aynı zamanda insanların arzularıyla bir döngü içerisindedir.
     "Nedir insanların içindeki bu açlık? Bu her şeyi yutma arzusu? Işık...Hava...Sessizlik. Şimdi bahçe çark ediyor ve parçalanıyor altında bu büyük ağırlığın. Hastadan farkı yok. Ve, ne gidebilmek mümkün ne de rahat kalabilmek burada"

Musaddık devrildiğinde bahçe bir bakıma parçalanır. Filmin bir sahnesinde bahçedeki koca ağacın devrilmesini de buna yormak gerekir bence. Filmin sonunda ise Zarinin öldüğünü ve kadınların yavaş yavaş dağıldıklarını, eski umutsuzluklarına tekrar gömüldüklerini görürüz. Kadınların bu şekilde dağılmasını 1953 darbesinin İran'ı geri dönülmez bir karanlığa sürüklemesine bağlayabiliriz. Filmde birçok anlam yanılmalarına yol açacak sahne olmasına rağmen Shirin Neshat vermek istediği mesajı gerek görsel gerek şiirsel anlatımıyla çok iyi veriyor.






15 Haziran 2012 Cuma

Oslo, 31. August (2011)



   Gelişmiş toplumdaki bireyin yalnızlığını anlatan bir film gibi klişe ve şiirin haysiyetiyle oynayan bir cümleyle başlamayacağım. Bu her zaman böyle değildir. Filmde yalnız ve mutsuz bir insan varsa ve bu insan güzel şehir Oslo gibi bir kentteyse, bu gelişmiş toplumdaki bireyin yalnızlığını anlatan bir film olmamalı. Gelişmiş bir toplum yoktur oysaki. Hani Tahranın ortasında bile yalnız olabilirsin, Bisikletçi filmindeki gibi derdini anlatamayabilirsin… Gelişmiş bir toplum dediğimiz bir bardak coca-cola’dan başka bir şey değildir. Bunu  anlatmak güçtür. İki üç Haneke filmi izleyip, işe yaramaz eleştiri yazısı  okuduktan sonra, gördüğümüz her mutsuz insanı modern toplumun sorunlarıyla itham etmek çok üzücü. Halbuki Haneke bize bunu anlatmaya çalışıyor ama biz modern toplumun insanları anlamakta hala zorluk çekiyoruz ve çekeceğiz de. Bir bardak Coca-Cola demiştim. Evet bir bardak kandan başka bir şey değildir modernizm ve mutlu insanlar bu distopyanın birer baş elemanları, olmazsa olmazlarından. Bir bakıma simülasyon toplumu diyebiliriz. Melankoliyle kafayı bulmuş ve nostaljiyle kendi yıktığımız binaların ağıtını yakan bir toplum bu başka bir şey beklenemez. Hani ellerinden gelse bütün saatleri yakabilirler, tüm takvimleri yırtabilirler ama hayır tabii ki bunu yapamazlar. Yoksa eski 45lik partileri, doğum günü kutlamalarını ve  evlilik yıl dönümlerini nasıl belirleyeceğiz. Demek istediğim bunu yapacak güçleri vardır, şu da bir gerçek tüm o şeyleri yok etmek aslında kendilerini yok etmekten başka bir şey değildir. SAAT VE TAKVİMLERİ YİYEREK BÜYÜYEN BİR ORDU. Şimdi Elias Canetti’nin  Körleşme romanındaki prof. Kien’nin niçin kitap yiyen  o adama ağladığını anlayabiliyorum. Dünyasız bir kafa demişti Canetti. Varlıkları rakam ve anlam üzerine kurulmuştur tüm Oslo’lardaki insanların.

   Yönetmenimiz Joachim Trier de bunu fark etmiş ve ilk filminde de az çok ucundan değindiği gibi bunu kendine dert edinmiş gördüğümüz kadar. Filme öyle bir başlıyor ki, bir anda gerçek dünyaya dönüp evet benim de öyle anılarım vardı diyoruz. Psikanalizin keşfedilişinden beri hatta insanlığın ilk saniyesinden beri -o zamanlar formüle edilmemiş olsa da- yapılan bir tedavi yöntemiyle başlıyor filme. Aslında bunun bir bakıma uyuşturucu olduğunu da diyebiliriz.Ne acı verici: uyuşturucu bağımlılarını uyuşturucuyla tedavi etmek. Tabii bunun tedavi olduğunu ileriki sahnelerden anlayacağız. Büyük  ihtimal bir klinikte herkesin toplanıp anılarını anlattığı bir sahne. Aralarından biri “melankoli, nostaljiden daha havalı diye nasıl da ısrar etmişti” diyor. Burada bir anahtar sözcük var hatta iki tane sözcük: melankoli ve nostalji. Tam da var olması gereken sözcükler insanlığın devamı için. “Peki neden gerekli bu sözcükler?”  diye soruyor bize Trier. Cevap basit aslında; iyileşmeleri bile anılarına bağlı olan bir toplum başka neyle yaşayabilir. “ ‘bunu hatırlayacağım’ diye düşündüğümü hatırlıyorum”  diyebiliyor ve her saniye bu anıları saklamak için binlerce aletler icat etmek için yıpratıyoruz beynimizi.
   Bunları boşverelerim biz Anders’e dönelim. O da diğerleri gibi klinikte bağımlı olduğu için yatıyor. Niçin bağımlı onu bilemiyoruz, yani daha önceki hayatı nasıldı bilemiyoruz. Belki de o da anı tedavisi  uygulayarak kendini bulmaya çalışıyor. Anlaşılan bunun çözüm olmadığını kabul etmiş ve kendini taşlardan ağırlık yaparak gölün içine bırakıyor. Çözümün bu olmadığını, daha derinlerde başka bir şeylerin olduğunu söylüyor. Mutlu insanlar gittikçe ona acı vermeye başlıyor. Toplumun onu engellediğini ve bunu neden yaptığını merak ediyor aslında. Hatta kliniğe yatma nedeni bile toplum. Oysa o kendini yok etmek istiyor. Şöyle diyor mutlu, mesut, çocuk sahibi ve üniversitede öğretmen olan arkadaşına, hem de onun bir zamanlar sırf edebiyat olsun diye Anders’e söylediği  kendi cümlesini: “ bir insan kendini yok etmek istiyorsa, toplum bunu yapmasına izin vermeli.”  Anders yok olmak istiyor. Artık ne dayanacak ne de mutlu olacak gücü kalmıştır. Her gittiği yerde, her kahve içtiği cafede mutlu olmak, tasasız bir gelecek için savaşanlardan bıkmış. Nereye gitse birer güzel ömür ve mutlu gelecek listesi çıkıyor karşısına. Şöyle diyor o listeler:



evlenip çocuk yapmak istiyorum.
dünyayı dolaşmak, bir ev almak...

romantik tatillere gitmek, gün boyu
sadece dondurma yemek istiyorum.

başka ülkelerde yaşamak.
ideal kiloma inip orada kalmak.

harika bir roman yazmak.
eski arkadaşlarla haberleşmek.

bir ağaç dikmek istiyorum.
nefis bir akşam yemeği hazırlamak.

kendimi başarılı hissetmek.

buz banyosu yapmak, yunuslarla yüzmek.
gerçek bir doğum günü partisi vermek.

yüz yaşına kadar yaşamak.
ölene dek evli kalmak.

bir şişede coşkulu bir mesaj yollayıp,
aynı derecede ilginç bir cevap almak.

tüm korkularımın üstesinden gelmek.
bütün gün bulutları izleyerek yatmak.

antikalarla dolu eski bir ev almak.
bir maratonu sonuna dek koşmak.

harika bir kitap okuyup, güzel
cümleleri hayatım boyunca hatırlamak.

hislerimi yansıtan
harika resimler yapmak.

bir duvarı sevdiğim resimlerle
ve sözcüklerle kaplamak.

sevdiğim dizilerin
tüm sezonlarına sahip olmak.

önemli bir konuya dikkat çekip,
insanların beni dinlemesini sağlamak.

paraşütle atlamak, helikopter kullanmak,
çırılçıplak yüzmek.
                                                                               
her gün aradığım türden
iyi işi bulmak.

romantik ve eşsiz bir evlenme
teklifi almak. gece açık havada uyumak.
besseggen dağına tırmanmak, bir filmde
ya da ulusal tiyatroda rol almak.

piyangoda milyon kazanmak.
faydalı işler yapmak

ve sevilmek istiyorum.


   Tüm insanların onun için endişelenmesini anlayamıyor. Onun tek isteği var: yok olmak… kendi kendine uyguladığı anı tedavisi sonuçsuz kalmıştır. Sevgilisi çağrılarına cevap vermiyor, eski arkadaşlarının sadece partilerde mutlu olup ama yalnız kalınca anlatacak pek çok dertlerinin olduğunu görüyor. Anders’in isteği bu değil, zaten bunun için eroin bağımlısı olmuştu. Değişen hiçbir şey yoksa aynı yerde gezmek  dolaşmak anlamsızdır. Son bir defa Oslo’ya ait mimari binalarda şehre yankılanan bir sesle bağırmak ve hiç girmediği suya dalmak istiyor. Geriye sadece yok olmak kalmıştır.

BU FİLMİ İZLERKEN BİR BARDAK BUZ GİBİ COCA-COLAYI UNUTMAYIN…

13 Haziran 2012 Çarşamba

Caché (2005)



Servet'le ben, Kurtuluş Parkı'na gidecektik o akşam. Ay çekirdeği, le kola, çikolata ve çeşitli şekerler almak için Bim'e girdik. (Marşmelov nasıl yazılıyordu Servet.) Marşmelov, le kola, ay çekirdeği, çikolata ve su alarak kasaya yöneldik. Kasada üniversiteden bir hocayı gördüm, ben onu tanıdım, o beni tanımadı. (Tanımış da olabilir, bilemiyorum.) Hocayla konuşmadım. Et almış, kasa sırasının gelmesini bekliyor, sessizce. Bim'in kasa sırasında et almak isteyen bir doçent. Bir doçentle beraber bim sırası beklemek. Hayret ettim. Gerçek ama basit bir hayret. Servet'e anlatmaya çalıştım durumu. Sonra bu hayreti doğuran (doğurmuş) şeyler hakkında birkaç dakika düşündüm. Sonra unuttum. Ne bileyim. Üniversiteden nasıl nefret etmişsem artık. Sonra bu hayretin sandığım kadar basit bir hayret olmadığını idrak ettim. "Her şey sınıfsal" idi, hayretler bile. Doçentler akşamları Migros'a (ya da Migros benzeri bir yere, ama Bim'e değil işte) gitmelilerdi sanki. Bilmiyorum. 

Bu sahneyi izlerken (asansör sahnesi) aklıma bu hatıra (bu hayret, bu beklemek) geldi.

(Sonra Kurtuluş Parkı'nda oturduk, çekirdek çitledik, le kola içtik. Bir marşmelovun üstüne kola döküp eriyişini izledik.)

Savrseni krug (1997)


  
   Bu öykünün sonu yok...”  demişti Emir Kusturica Underground filminde. Bunu söylerken muhakkak bütün savaşları düşünerek söylemiş olmalı. Bir savaş sadece silahlar, bombalar, havan topları ve ölen insanlar olarak görülmemeli. Oysa insanlık tarihi pek çok  mücadeleyle anılır.-bu resmi tarih olsun ya da ezilenlerin tarihi olsun hep böyledir.- Günlük konuşmalarımızda bile bu kendini belli eder. “şu kişi şunun savaşımını verdi”, “şu adam hayat savaşı veriyor” vs. daha çok örnek verilebilir. Neyse lafı çok uzatmadan sonu olmayan bir öyküyü anlatan bir filme girelim diyorum. Bu kadar arka-plan yeterli. Maksat entellik olsun diye yazdım zatenJ
   Yine sinemanın zekalı çocuğu Underground  filmine şöyle başlar  “ bir zamanlar bir ülke vardı.” Ulus baker bir yazısında haklı olarak ne kadar eleştirse de bir savaş filmi nasıl çekilir sorusunu bu filmde iyi görebiliriz bence. Ama şu da var fazla dram kafa yapar ve bu kafa başka öyküleri beraberinde yazar. Yani demek istediğim çok sevsem de o filmi hatta ağlamış olsam da sonradan fark ettiğim bir şey var: sine-göz manifestosunun ilk maddesi: “drama halkın afyonudur.” Ne güzel demiş Vertov emuca. Evet tam da böyle yapıyor bütün savaş filmleri ve hatta Emir kardaşımız da bunu yapıyor. Ademir Kenovic da bunu yapmaktan geri kalmıyor tabiî ki. Peki işimiz gücümüz yok muydu kalkıp bu filmi izleyip, hakkında bir iki kelam yazalım dedik? Olmaz olur mu? O zaman…
Savaşlar insanlara her türlü  şeyi yaptırabilir. Eğer bu savaşta bizim bir parmağımız olmadığını düşünüyorsak, nedenini gecelerce kurcalayıp ta ki beynimizde yabancı olduğumuz şekiller, hayaller ve hayaletler belirinceye kadar… bir savaşın neden çıktığını bilememek insanı çıldırtabilir. Bir sınırı vardır bunun: artık her gözünüzü kapattığınızda kendinizi asılmış olarak görmek mümkündür.
   Bizim filmimizde tam da buna uygun bir durum var. Sarhoş şairimiz Hamza savaştan dolayı karısını ve kızını bilmediği bir yere gönderiyor. Daha doğrusu sınırlı sayıda insan kaçabildiği için ancak onlar gidebiliyor. Belki kendisi de gidebilir ama bir türlü oradan ayrılmak istemiyor. Film bütün sanat dalları kardeştir dedirtircesine şiir üzerine kurulmuş ve hatta film bittiği zaman şunu sormak mümkündür: bir film mi izledim yoksa şiir kitabı mı okudum. Ben cevap verebilirim: her ikisini de yaptık. Filmin yönetmeni senaryoda Boşnak şair Abdullah Sidran’ın şiirlerini –kanlı şiirlerini- kullanmış. Hamza, her gözünü kapattığında kendini bir yerlerde asılmış olarak görüyor; yanmış bir evde, kurşunlarla taranmış bir otobüste, çalışmayan tramvayda ve ya bir mezarlığın ortasındaki ağaçta.

Sonunda kendimi asmaktan korkuyorum.
Birçoğunun sonu bu oldu, burada ve her yerde.
Günler uzun geliyor, geceler uzun geliyor,
Yıllar uzun geliyor aşk olmadan,
Aşk suyu olmadan, aşk havası olmadan.
Elbette bu mantığını sesi değil.
Hiçbir sorunu çözmeye yardımı olmuyor.
Ama ne zaman gözlerimi kapatsam,
Kendimi asmış olduğumu görüyorum.
   
   Aslında filmin ilk sahnesinde yönetmen bütün derdini söylüyor. Bu derdini, artık nerde gözlerini kapattıysa şairimiz Hamza onun bir mezarlığın ortasındaki bir ağaçta kendini asmış olduğunu ve  şu şiirini okuduğunu görüyoruz:

Ne yapıyorsun, oğlum? 
Düş kuruyorum, anne.
Nasıl türkü çığırdığımı
görüyorum anne bu düşte.
Ve sen bana soruyorsun, düşümde:
oğlum, ne yapıyorsun, diye.
Oğlum, dile getirdiğin ne,
düşünde çığırdığın türküde?
Bir zamanlar bir yuvam olduğunu
dile getiriyorum, anne.
Şimdi yuvam yok oysa.
İşte bu dile getirdiğim, bu türküde.
Bir sesim vardı, diyorum,
bir dilim de, anne.
Şimdi ne sesim,
ne dilim var.
Olmayan sesimle,
olmayan dilimde,
olmayan evimde
bu türküyü çığırıyorum, anne.

   
   Belki de yönetmen bu şiiri okuduktan sonra bu filmi çekmeye karar vermiştir, orasını bilemeyiz ama  filmin sonunda oturup düşündüğümüz şeyi aslında yönetmen en başta ölülerin ortasında -belki klişe olacak- yaşayan bir ölünün şiiriyle bize takdim ediyor. Burası çok önemlidir. İnsan aslında derdini anlatmak için bir iki saatlik bir film çeker ve anlattığını düşünür ama Ademir Kenovic bunu pek önemsemeden filmin ilk sahnesinde bize söylüyor gerisi gerçekle kurmacanın pek ayırt edilemeyen bir yanıdır. Biraz sonra da okuyacağımız gibi yönetmenin bize yine başka bir balkan yönetmeni olan Theo Angelopoulos’un sinematografisini hatırlatmıyor değil. Hatırlarsınız Sonsuzluk ve Bir gün’de de ülkesine dönen bir şairin parayla kelime satın alarak bilmediği dilini öğrenmeye çalışması ve yıllarca bir şiiri bitiremediğini anlatır. Hatta filmin bütün diyalogları birer şiirdir diyebiliriz de.
   Bir başka benzerlik daha o filmde de çocuklar birer şairdi. Bu filmin belki de en önemli tarafı savaşın çocukların gözüyle anlatılmasıdır. Çocuk mizahı bir başkadır, tümevarımla ya da tümdengelimle çalışmaz. Direk bağlantı kurar çocuklar. Adis ve Kerim. Yönetmen, Hamza’nın asılmasıyla bütün derdini anlattıktan sonra geriye kalan bölümde savaşın nedenlerini belki de çok farklı yollarla düşünen ve çözümleri de bi hayli farklı olan çocukların üzerinde kuruyor filmini. Kosinski’nin Boyalı Kuş kitabındaki çocuğun çzöümü gibi: “ Almanlar Çingeneleri ve Yahudileri öldüreceklerine niçin onların saç rengi ve göz renklerini değiştirmezler?” Aman ya rabbim  bu nasıl bir akılcılıktır. Eminim ki Hitlerin aklına öyle bir şey gelmemiştir. Tabi nedenin göz ve saç rengi olmadığını hepimiz biliyoruz. Aynı neden Sırp-Boşnak savaşında da vardır: emperyalizmin tutkusudur bu. Yoksa katliamları halklar yapmaz. Peki çocuklarımızın dediği bir şeyler var mıdır bu filmde? Vardır. Sonsuzluk ve Bir gün’deki çocukların dediği gibi.
   Büyük olan Kerim’dir ve sağır ve dilsizdir. Belki de akla ilk gelen bunun savaşın ortasında en güzel şey olabileceğidir. Ama hayır Kerim bunu kabul etmiyor. Bunun daha kötü olduğunu söylüyor bize.
Ya Adis ne diyor bize? Yaramaz Adis. Büyük olmasına rağmen isimini bile söyleyemediği bir durumdan dolayı altına işeyen Adis. Mezarlıkta yer kalmadığı için yolun kenarına gömülen Adis. Dilsiz abisine dil oluyor, Kerim ise düşünen. Ama Adis’in çok güzel bir tespiti var: onları öldürenlerin kafasız olduklarını söylüyor bize. Mecazi bir anlam aramayın gerçekten kafalarının olmadığını söylüyor. Çünkü kendilerini öldürmeye gelen sırp milislerin ancak ayaklarını görebiliyorlar korkudan yatağın altında olduklarından dolayı ve köylerinden ayrılmadan önce ölen insanlara hiç şaşırmadıklarını doğa yasasının sadece çocuklarda tam olarak anlamını bulduğunu gösteriyor bize. Peki Adis’in dediğini anlayabilecek miyiz?



   Savaşların anlam ifade eden pek bir tarafı yoktur. Hakkında binlerce kitap yazılır, şiir okunur film çekilir… Ama hakikat dediğimiz bir şey varsa bu da savaş değildir umarım. Bunu sormalıyız, afiş yapıp asmalıyız her yere: hakikat nerede? Bunu yüzlerce puntoluk yazılarla yazmalıyız. Savaşın elimizdeki krampın bir hakikatle eşdeğer boyutta olduğunu, eğer hiç durmadan çemberler çizersek geçebilir mi düşünmeliyiz? Hamza öyle yapıyor. Eline her kramp girdiğinde çember çiziyor. Kerim bunu yapmaya çalışıyor ama nafile. Belki de çözümün bu olmadığını, hakikatın dikdörtgende saklı olabileceğini düşünüyordur. Hareket eden her şeyi vuran bir savaş. İlkinde görür, ikincisinde nişan alır ve üçüncüsünde vurur. Bu köpek de olabilir, insan da. Nedensizdir. Makineleşme insanlığın başından beri vardır.
   Bu film iki çocuk bir şair ve bir köpeğin filmidir. Biz muhteşem çemberler çizmeye çalışırken, suyu çeşmesinden akan, istendiğinde bütün elektriği toplayabilen Fransızların, Birleşmiş Milletlerin filmidir. Tepelerden gelen NATO barış kuvvetinin filmidir. Bu muhteşem çember hep çizilmeye devam edecektir eğer çocukların kafalarımızı görmesini engellersek. Her gözümüzü kapattığımızda asılacak binlerce insan vardır her zaman.

Artık başıma başka bir şey gelemez,
İyi veya kötü olsun hiçbir şey.
Birbiri ardına gelen günleri sayan bir askermişim gibi, 
Sıkıcı, anlamsız. 
Kabul etmeli ve sessizce söylemeliyim.
Ölüm bendeki her şeyi alacak :
Vücudumu ve kemiklerimi, masadaki kalemimi,
Bilgimi, ruhumu, duvardaki tabloyu,
Odayı aydınlatan müziği,
Gözyaşlarını, korkuları, polen dolu havayı.
Ve sonrası: Karanlık… Karanlık, karanlık…