Gelişmiş toplumdaki
bireyin yalnızlığını anlatan bir film gibi klişe ve şiirin haysiyetiyle
oynayan bir cümleyle başlamayacağım. Bu her zaman böyle değildir. Filmde yalnız
ve mutsuz bir insan varsa ve bu insan güzel şehir Oslo gibi bir kentteyse, bu gelişmiş toplumdaki bireyin yalnızlığını
anlatan bir film olmamalı. Gelişmiş bir toplum yoktur oysaki. Hani Tahranın
ortasında bile yalnız olabilirsin, Bisikletçi
filmindeki gibi derdini anlatamayabilirsin… Gelişmiş bir toplum dediğimiz
bir bardak coca-cola’dan başka bir
şey değildir. Bunu anlatmak güçtür. İki üç
Haneke filmi izleyip, işe yaramaz eleştiri yazısı okuduktan sonra, gördüğümüz her mutsuz insanı
modern toplumun sorunlarıyla itham etmek çok üzücü. Halbuki Haneke bize bunu
anlatmaya çalışıyor ama biz modern toplumun insanları anlamakta hala zorluk
çekiyoruz ve çekeceğiz de. Bir bardak Coca-Cola
demiştim. Evet bir bardak kandan başka bir şey değildir modernizm ve mutlu
insanlar bu distopyanın birer baş elemanları, olmazsa olmazlarından. Bir bakıma
simülasyon toplumu diyebiliriz. Melankoliyle kafayı bulmuş ve nostaljiyle kendi
yıktığımız binaların ağıtını yakan bir toplum bu başka bir şey beklenemez. Hani
ellerinden gelse bütün saatleri yakabilirler, tüm takvimleri yırtabilirler ama
hayır tabii ki bunu yapamazlar. Yoksa eski 45lik partileri, doğum günü kutlamalarını ve evlilik yıl dönümlerini nasıl
belirleyeceğiz. Demek istediğim bunu yapacak güçleri vardır, şu da bir gerçek
tüm o şeyleri yok etmek aslında kendilerini yok etmekten başka bir şey
değildir. SAAT VE TAKVİMLERİ YİYEREK BÜYÜYEN BİR ORDU. Şimdi Elias Canetti’nin Körleşme
romanındaki prof. Kien’nin niçin kitap yiyen o adama ağladığını anlayabiliyorum. Dünyasız bir kafa demişti Canetti. Varlıkları
rakam ve anlam üzerine kurulmuştur tüm Oslo’lardaki insanların.
Yönetmenimiz Joachim
Trier de bunu fark etmiş ve ilk filminde de az çok ucundan değindiği gibi
bunu kendine dert edinmiş gördüğümüz kadar. Filme öyle bir başlıyor ki, bir
anda gerçek dünyaya dönüp evet benim de
öyle anılarım vardı diyoruz. Psikanalizin keşfedilişinden beri hatta insanlığın ilk saniyesinden beri -o zamanlar formüle edilmemiş olsa da- yapılan bir tedavi yöntemiyle başlıyor filme. Aslında bunun bir bakıma uyuşturucu olduğunu da diyebiliriz.Ne acı verici: uyuşturucu bağımlılarını uyuşturucuyla tedavi etmek. Tabii
bunun tedavi olduğunu ileriki sahnelerden anlayacağız. Büyük ihtimal bir klinikte herkesin toplanıp
anılarını anlattığı bir sahne. Aralarından biri “melankoli, nostaljiden daha havalı diye nasıl da ısrar etmişti” diyor.
Burada bir anahtar sözcük var hatta iki tane sözcük: melankoli ve nostalji. Tam
da var olması gereken sözcükler insanlığın devamı için. “Peki neden gerekli bu sözcükler?” diye soruyor bize Trier. Cevap basit aslında;
iyileşmeleri bile anılarına bağlı olan bir toplum başka neyle yaşayabilir. “ ‘bunu hatırlayacağım’ diye düşündüğümü
hatırlıyorum” diyebiliyor ve her
saniye bu anıları saklamak için binlerce aletler icat etmek için yıpratıyoruz
beynimizi.
Bunları boşverelerim
biz Anders’e dönelim. O da diğerleri gibi klinikte bağımlı olduğu için yatıyor.
Niçin bağımlı onu bilemiyoruz, yani daha önceki hayatı nasıldı bilemiyoruz. Belki
de o da anı tedavisi uygulayarak kendini bulmaya çalışıyor. Anlaşılan
bunun çözüm olmadığını kabul etmiş ve kendini taşlardan ağırlık yaparak gölün
içine bırakıyor. Çözümün bu olmadığını, daha derinlerde başka bir şeylerin
olduğunu söylüyor. Mutlu insanlar gittikçe ona acı vermeye başlıyor. Toplumun onu
engellediğini ve bunu neden yaptığını merak ediyor aslında. Hatta kliniğe yatma
nedeni bile toplum. Oysa o kendini yok etmek istiyor. Şöyle diyor mutlu, mesut,
çocuk sahibi ve üniversitede öğretmen olan arkadaşına, hem de onun bir zamanlar
sırf edebiyat olsun diye Anders’e söylediği
kendi cümlesini: “ bir insan
kendini yok etmek istiyorsa, toplum bunu yapmasına izin vermeli.” Anders yok olmak istiyor. Artık ne dayanacak
ne de mutlu olacak gücü kalmıştır. Her gittiği yerde, her kahve içtiği cafede
mutlu olmak, tasasız bir gelecek için savaşanlardan bıkmış. Nereye gitse birer güzel ömür ve mutlu gelecek listesi çıkıyor karşısına. Şöyle diyor o listeler:


evlenip çocuk yapmak
istiyorum.dünyayı dolaşmak, bir ev almak...
romantik tatillere gitmek, gün boyu
sadece dondurma yemek istiyorum.
başka ülkelerde yaşamak.
ideal kiloma inip orada kalmak.
harika bir roman yazmak.
eski arkadaşlarla haberleşmek.
bir ağaç dikmek istiyorum.
nefis bir akşam yemeği hazırlamak.
kendimi başarılı hissetmek.
buz banyosu yapmak, yunuslarla yüzmek.
gerçek bir doğum günü partisi vermek.
yüz yaşına kadar yaşamak.
ölene dek evli kalmak.
bir şişede coşkulu bir mesaj yollayıp,
aynı derecede ilginç bir cevap almak.
tüm korkularımın üstesinden gelmek.
bütün gün bulutları izleyerek yatmak.
antikalarla dolu eski bir ev almak.
bir maratonu sonuna dek koşmak.
harika bir kitap okuyup, güzel
cümleleri hayatım boyunca hatırlamak.
hislerimi yansıtan
harika resimler yapmak.
bir duvarı sevdiğim resimlerle
ve sözcüklerle kaplamak.
sevdiğim dizilerin
tüm sezonlarına sahip olmak.
önemli bir konuya dikkat çekip,
insanların beni dinlemesini sağlamak.
paraşütle atlamak, helikopter kullanmak,
çırılçıplak yüzmek.
her gün aradığım türden
iyi işi bulmak.
romantik ve eşsiz bir evlenme
teklifi almak. gece açık havada uyumak.
besseggen dağına tırmanmak, bir filmde
ya da ulusal tiyatroda rol almak.
piyangoda milyon kazanmak.
faydalı işler yapmak
ve sevilmek istiyorum.
Tüm insanların onun için endişelenmesini anlayamıyor. Onun
tek isteği var: yok olmak… kendi kendine uyguladığı anı tedavisi sonuçsuz
kalmıştır. Sevgilisi çağrılarına cevap vermiyor, eski arkadaşlarının sadece partilerde
mutlu olup ama yalnız kalınca anlatacak pek çok dertlerinin olduğunu görüyor. Anders’in
isteği bu değil, zaten bunun için eroin bağımlısı olmuştu. Değişen hiçbir şey
yoksa aynı yerde gezmek dolaşmak
anlamsızdır. Son bir defa Oslo’ya ait mimari binalarda şehre yankılanan bir
sesle bağırmak ve hiç girmediği suya dalmak istiyor. Geriye sadece yok olmak
kalmıştır.
BU FİLMİ İZLERKEN BİR BARDAK BUZ GİBİ COCA-COLAYI
UNUTMAYIN…



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder