15 Haziran 2012 Cuma

Oslo, 31. August (2011)



   Gelişmiş toplumdaki bireyin yalnızlığını anlatan bir film gibi klişe ve şiirin haysiyetiyle oynayan bir cümleyle başlamayacağım. Bu her zaman böyle değildir. Filmde yalnız ve mutsuz bir insan varsa ve bu insan güzel şehir Oslo gibi bir kentteyse, bu gelişmiş toplumdaki bireyin yalnızlığını anlatan bir film olmamalı. Gelişmiş bir toplum yoktur oysaki. Hani Tahranın ortasında bile yalnız olabilirsin, Bisikletçi filmindeki gibi derdini anlatamayabilirsin… Gelişmiş bir toplum dediğimiz bir bardak coca-cola’dan başka bir şey değildir. Bunu  anlatmak güçtür. İki üç Haneke filmi izleyip, işe yaramaz eleştiri yazısı  okuduktan sonra, gördüğümüz her mutsuz insanı modern toplumun sorunlarıyla itham etmek çok üzücü. Halbuki Haneke bize bunu anlatmaya çalışıyor ama biz modern toplumun insanları anlamakta hala zorluk çekiyoruz ve çekeceğiz de. Bir bardak Coca-Cola demiştim. Evet bir bardak kandan başka bir şey değildir modernizm ve mutlu insanlar bu distopyanın birer baş elemanları, olmazsa olmazlarından. Bir bakıma simülasyon toplumu diyebiliriz. Melankoliyle kafayı bulmuş ve nostaljiyle kendi yıktığımız binaların ağıtını yakan bir toplum bu başka bir şey beklenemez. Hani ellerinden gelse bütün saatleri yakabilirler, tüm takvimleri yırtabilirler ama hayır tabii ki bunu yapamazlar. Yoksa eski 45lik partileri, doğum günü kutlamalarını ve  evlilik yıl dönümlerini nasıl belirleyeceğiz. Demek istediğim bunu yapacak güçleri vardır, şu da bir gerçek tüm o şeyleri yok etmek aslında kendilerini yok etmekten başka bir şey değildir. SAAT VE TAKVİMLERİ YİYEREK BÜYÜYEN BİR ORDU. Şimdi Elias Canetti’nin  Körleşme romanındaki prof. Kien’nin niçin kitap yiyen  o adama ağladığını anlayabiliyorum. Dünyasız bir kafa demişti Canetti. Varlıkları rakam ve anlam üzerine kurulmuştur tüm Oslo’lardaki insanların.

   Yönetmenimiz Joachim Trier de bunu fark etmiş ve ilk filminde de az çok ucundan değindiği gibi bunu kendine dert edinmiş gördüğümüz kadar. Filme öyle bir başlıyor ki, bir anda gerçek dünyaya dönüp evet benim de öyle anılarım vardı diyoruz. Psikanalizin keşfedilişinden beri hatta insanlığın ilk saniyesinden beri -o zamanlar formüle edilmemiş olsa da- yapılan bir tedavi yöntemiyle başlıyor filme. Aslında bunun bir bakıma uyuşturucu olduğunu da diyebiliriz.Ne acı verici: uyuşturucu bağımlılarını uyuşturucuyla tedavi etmek. Tabii bunun tedavi olduğunu ileriki sahnelerden anlayacağız. Büyük  ihtimal bir klinikte herkesin toplanıp anılarını anlattığı bir sahne. Aralarından biri “melankoli, nostaljiden daha havalı diye nasıl da ısrar etmişti” diyor. Burada bir anahtar sözcük var hatta iki tane sözcük: melankoli ve nostalji. Tam da var olması gereken sözcükler insanlığın devamı için. “Peki neden gerekli bu sözcükler?”  diye soruyor bize Trier. Cevap basit aslında; iyileşmeleri bile anılarına bağlı olan bir toplum başka neyle yaşayabilir. “ ‘bunu hatırlayacağım’ diye düşündüğümü hatırlıyorum”  diyebiliyor ve her saniye bu anıları saklamak için binlerce aletler icat etmek için yıpratıyoruz beynimizi.
   Bunları boşverelerim biz Anders’e dönelim. O da diğerleri gibi klinikte bağımlı olduğu için yatıyor. Niçin bağımlı onu bilemiyoruz, yani daha önceki hayatı nasıldı bilemiyoruz. Belki de o da anı tedavisi  uygulayarak kendini bulmaya çalışıyor. Anlaşılan bunun çözüm olmadığını kabul etmiş ve kendini taşlardan ağırlık yaparak gölün içine bırakıyor. Çözümün bu olmadığını, daha derinlerde başka bir şeylerin olduğunu söylüyor. Mutlu insanlar gittikçe ona acı vermeye başlıyor. Toplumun onu engellediğini ve bunu neden yaptığını merak ediyor aslında. Hatta kliniğe yatma nedeni bile toplum. Oysa o kendini yok etmek istiyor. Şöyle diyor mutlu, mesut, çocuk sahibi ve üniversitede öğretmen olan arkadaşına, hem de onun bir zamanlar sırf edebiyat olsun diye Anders’e söylediği  kendi cümlesini: “ bir insan kendini yok etmek istiyorsa, toplum bunu yapmasına izin vermeli.”  Anders yok olmak istiyor. Artık ne dayanacak ne de mutlu olacak gücü kalmıştır. Her gittiği yerde, her kahve içtiği cafede mutlu olmak, tasasız bir gelecek için savaşanlardan bıkmış. Nereye gitse birer güzel ömür ve mutlu gelecek listesi çıkıyor karşısına. Şöyle diyor o listeler:



evlenip çocuk yapmak istiyorum.
dünyayı dolaşmak, bir ev almak...

romantik tatillere gitmek, gün boyu
sadece dondurma yemek istiyorum.

başka ülkelerde yaşamak.
ideal kiloma inip orada kalmak.

harika bir roman yazmak.
eski arkadaşlarla haberleşmek.

bir ağaç dikmek istiyorum.
nefis bir akşam yemeği hazırlamak.

kendimi başarılı hissetmek.

buz banyosu yapmak, yunuslarla yüzmek.
gerçek bir doğum günü partisi vermek.

yüz yaşına kadar yaşamak.
ölene dek evli kalmak.

bir şişede coşkulu bir mesaj yollayıp,
aynı derecede ilginç bir cevap almak.

tüm korkularımın üstesinden gelmek.
bütün gün bulutları izleyerek yatmak.

antikalarla dolu eski bir ev almak.
bir maratonu sonuna dek koşmak.

harika bir kitap okuyup, güzel
cümleleri hayatım boyunca hatırlamak.

hislerimi yansıtan
harika resimler yapmak.

bir duvarı sevdiğim resimlerle
ve sözcüklerle kaplamak.

sevdiğim dizilerin
tüm sezonlarına sahip olmak.

önemli bir konuya dikkat çekip,
insanların beni dinlemesini sağlamak.

paraşütle atlamak, helikopter kullanmak,
çırılçıplak yüzmek.
                                                                               
her gün aradığım türden
iyi işi bulmak.

romantik ve eşsiz bir evlenme
teklifi almak. gece açık havada uyumak.
besseggen dağına tırmanmak, bir filmde
ya da ulusal tiyatroda rol almak.

piyangoda milyon kazanmak.
faydalı işler yapmak

ve sevilmek istiyorum.


   Tüm insanların onun için endişelenmesini anlayamıyor. Onun tek isteği var: yok olmak… kendi kendine uyguladığı anı tedavisi sonuçsuz kalmıştır. Sevgilisi çağrılarına cevap vermiyor, eski arkadaşlarının sadece partilerde mutlu olup ama yalnız kalınca anlatacak pek çok dertlerinin olduğunu görüyor. Anders’in isteği bu değil, zaten bunun için eroin bağımlısı olmuştu. Değişen hiçbir şey yoksa aynı yerde gezmek  dolaşmak anlamsızdır. Son bir defa Oslo’ya ait mimari binalarda şehre yankılanan bir sesle bağırmak ve hiç girmediği suya dalmak istiyor. Geriye sadece yok olmak kalmıştır.

BU FİLMİ İZLERKEN BİR BARDAK BUZ GİBİ COCA-COLAYI UNUTMAYIN…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder