"Ölüm zor değildir... düşünmesi zordur. Peşinde olduğumuz tek şey yeni bir form, yeni bir yol bulmaktı... özgürlüğe doğru" diyor Munis filmin son sahnesinde ve özgürlüğü ölümde buluyor. Bu bana Emily Dickinson'ın bu mısralarını anımsatıyor ve filmin dört kadın karakteri; Munis, Zarin, Faezeh ve Fakhri gözümde bu şiirle özdeşleşiyor:
"The heart asks pleasure first,
And then, excuse from pain;
And then, those little anodynes
That deaden suffering,
And then, excuse from pain;
And then, those little anodynes
That deaden suffering,
And then, to go to sleep;
And then, if it should be
The will of its Inquisitor,
The liberty to die."
And then, if it should be
The will of its Inquisitor,
The liberty to die."
Women Without Men (2009) orijinal adıyla Zanan-e Bedun-e Mardan, Shirin Neshat tarafından Shahrnush Parsipur'un aynı isimli romanından uyarlanmış bir İran filmidir. Film, 1953 İran darbesi döneminde farklı sosyal sınıflardan farklı dört kadın karakterin erkeklerin üzerlerinde kurdukları baskılardan kaçıp, erkek egemenliğinin verdiği korku hissinden uzak yeniden kendilerini keşfedip asıl benliklerini bulabilecekleri bir "sığınak" arayışında bir araya gelişlerini konu alıyor. Sürreal elementlerle İran tarihinden bir kesiti birleştiren bu film aynı zamanda Shirin Neshat'ın görsel sanat alanındaki yeteneklerini de gözler önüne seriyor.
Film aynı baskıya direnen fakat sınıfsal anlamda birbirlerinden farklı dört kadın karakterin uçsuz bucaksız bir bahçede bir araya gelişine odaklanıyor. Film bir bakıma gelişime ve medeniyete ayak bağı olan ataerkil toplumların anatomisini çiziyor.
Bir hayalet dolaşıyor! Bu kez İranda! Bu kez bir kadın!
" ...ve sandımki acılardan kurtulmanın tek yolu bu dünyadan göçmektir."
Sene 1953; Şah Pehlevi, Musaddık hükümetini devirmek için İngiltere ve Amerikayı da arkasına alarak darbe girişimlerinde bulunmaktadır.
...ve Munis abisinin baskılarına dayanamaz, bu dünyadan göçer. Yerine özgür bir hayalet bırakır, Tahran'ı karış karış dolaşan, eylemlere katılan, halka manifesto dağıtan, hatta erkeklerle kahvede oturup radyo dinleyen. Munis'in intiharı onu sonsuz özgürlüğüne kavuşturuyor. Bu noktada Marx'ın "Komünist Manifesto"sundaki söylemini filme uyarlamak ihtiyacı doğuyor: " Bir hayalet dolaşıyor...Bu kez İranda..Bu kez bir kadın!" Fakat o da nesi! Şah bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine giriyor...
-"Munis bu kız abinin hayatını berbat edecek diyeyim. Hakkında söylenenleri bir duysan! Diyorlar ki bakire değilmiş."
-" Faezeh bu kimin umrunda? Ben bile bilmiyorum bakire miyim, değil miyim?"
-"Olur mu, ağzından yel alsın!"
-"Küçükken ninem hep eğer ağaca çıkarsan bakireliğin yırtılır derdi. Galiba benimkisi yırtık."
-"Munis bakireliğini öyle perde gibi yırtamazsın. O dar bir deliktir, evlenince genişler."
...ve Faezeh Munis'in hayaletini mezarından çıkarır. Hayaleti takip eder.Munis kahveye oturur özgürce, Faezeh bakakalır; burası kadınlar için uygun bir yer değildir. Bu sırada "o" bakışlarla karşılaşır ilk kez. Hızlıca uzaklaşır ama kapana kısılır. Gurur kaynağı bakireliği bozulur, artık yaşamak onun için bir utanç kaynağı olmuştur... Munisle yola koyulur, büyük bir bahçeye açılan bir kapıya doğru...
"Zarin! Zarin! müşteri bekliyor!"
...ve her şeye kayıtsız ve tepkisiz olan Zarin müşterilerinden birinin yüzsüz silüetini görür yatağında .O anda her şeyi arkasında bırakıp kaçar, arınmak için...
Zarin kirlerinden arınmak için kendini keseler, anoreksik vücudu bir anda kanlarla kaplanır...
Daha sonra yol onu bir bahçeye götürecektir.
"Neredeyse elli oldun, menopoza da girdin.
Menopoza girmiş bir kadın başkalarına kuyruk sallamamalı.
Durum şu ki; bir kadın artık kocasını tatmin edemiyorsa, yeni bir kadın almak kocanın en doğal hakkıdır."
...ve Fakhri kocasını terk edip, Tahran'ın güneyinde uçsuz bucaksız bahçeli yeni bir eve taşınır.
Bu bahçe kadınlara yeniden başlamaları için bir şans verecektir. Bahçenin İran literatüründe de özel bir yeri vardır,bağımsızlığı simgeler. Filmde de bahçe bir açıdan Garden of Eden'a benzetilmiştir: uçsuz bucaksız, huzurlu fakat yasakları olan ve bir tek günah bile kaldırmayan bir "cennet". Bahçenin hem tekin olmayan bir sisle kaplı olup hemde sığınak özelliğine sahip olması bu paradoksun bir göstergesidir. Bahçe kadınlara yeni bir şans tanırken, onlara en büyük korkularının yansımalarını da gösterir yer yer. Bahçe aynı zamanda insanların arzularıyla bir döngü içerisindedir.
"Nedir insanların içindeki bu açlık? Bu her şeyi yutma arzusu? Işık...Hava...Sessizlik. Şimdi bahçe çark ediyor ve parçalanıyor altında bu büyük ağırlığın. Hastadan farkı yok. Ve, ne gidebilmek mümkün ne de rahat kalabilmek burada"
Musaddık devrildiğinde bahçe bir bakıma parçalanır. Filmin bir sahnesinde bahçedeki koca ağacın devrilmesini de buna yormak gerekir bence. Filmin sonunda ise Zarinin öldüğünü ve kadınların yavaş yavaş dağıldıklarını, eski umutsuzluklarına tekrar gömüldüklerini görürüz. Kadınların bu şekilde dağılmasını 1953 darbesinin İran'ı geri dönülmez bir karanlığa sürüklemesine bağlayabiliriz. Filmde birçok anlam yanılmalarına yol açacak sahne olmasına rağmen Shirin Neshat vermek istediği mesajı gerek görsel gerek şiirsel anlatımıyla çok iyi veriyor.








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder