Servet'le ben, Kurtuluş Parkı'na gidecektik o akşam. Ay çekirdeği, le kola, çikolata ve çeşitli şekerler almak için Bim'e girdik. (Marşmelov nasıl yazılıyordu Servet.) Marşmelov, le kola, ay çekirdeği, çikolata ve su alarak kasaya yöneldik. Kasada üniversiteden bir hocayı gördüm, ben onu tanıdım, o beni tanımadı. (Tanımış da olabilir, bilemiyorum.) Hocayla konuşmadım. Et almış, kasa sırasının gelmesini bekliyor, sessizce. Bim'in kasa sırasında et almak isteyen bir doçent. Bir doçentle beraber bim sırası beklemek. Hayret ettim. Gerçek ama basit bir hayret. Servet'e anlatmaya çalıştım durumu. Sonra bu hayreti doğuran (doğurmuş) şeyler hakkında birkaç dakika düşündüm. Sonra unuttum. Ne bileyim. Üniversiteden nasıl nefret etmişsem artık. Sonra bu hayretin sandığım kadar basit bir hayret olmadığını idrak ettim. "Her şey sınıfsal" idi, hayretler bile. Doçentler akşamları Migros'a (ya da Migros benzeri bir yere, ama Bim'e değil işte) gitmelilerdi sanki. Bilmiyorum.
Bu sahneyi izlerken (asansör sahnesi) aklıma bu hatıra (bu hayret, bu beklemek) geldi.
(Sonra Kurtuluş Parkı'nda oturduk, çekirdek çitledik, le kola içtik. Bir marşmelovun üstüne kola döküp eriyişini izledik.)

o doçentler kulaklık takıp, güneş gözlüğü sektirirler burunlarıyla. yalnızdırlar. tanımazlıktan gelirler.
YanıtlaSil