“Bu öykünün
sonu yok...” demişti Emir Kusturica Underground filminde. Bunu söylerken
muhakkak bütün savaşları düşünerek söylemiş olmalı. Bir savaş sadece silahlar,
bombalar, havan topları ve ölen insanlar olarak görülmemeli. Oysa insanlık
tarihi pek çok mücadeleyle anılır.-bu
resmi tarih olsun ya da ezilenlerin tarihi olsun hep böyledir.- Günlük
konuşmalarımızda bile bu kendini belli eder. “şu kişi şunun savaşımını verdi”,
“şu adam hayat savaşı veriyor” vs. daha çok örnek verilebilir. Neyse lafı çok
uzatmadan sonu olmayan bir öyküyü anlatan bir filme girelim diyorum. Bu kadar
arka-plan yeterli. Maksat entellik olsun diye yazdım zatenJ
Yine sinemanın zekalı çocuğu Underground filmine şöyle başlar “ bir zamanlar bir ülke vardı.” Ulus baker
bir yazısında haklı olarak ne kadar eleştirse de bir savaş filmi nasıl çekilir
sorusunu bu filmde iyi görebiliriz bence. Ama şu da var fazla dram kafa yapar
ve bu kafa başka öyküleri beraberinde yazar. Yani demek istediğim çok sevsem de
o filmi hatta ağlamış olsam da sonradan fark ettiğim bir şey var: sine-göz
manifestosunun ilk maddesi: “drama halkın afyonudur.” Ne güzel demiş Vertov
emuca. Evet tam da böyle yapıyor bütün savaş filmleri ve hatta Emir kardaşımız
da bunu yapıyor. Ademir Kenovic da bunu yapmaktan geri kalmıyor tabiî ki. Peki
işimiz gücümüz yok muydu kalkıp bu filmi izleyip, hakkında bir iki kelam
yazalım dedik? Olmaz olur mu? O zaman…
Savaşlar insanlara her türlü şeyi yaptırabilir. Eğer bu savaşta bizim bir
parmağımız olmadığını düşünüyorsak, nedenini gecelerce kurcalayıp ta ki
beynimizde yabancı olduğumuz şekiller, hayaller ve hayaletler belirinceye kadar…
bir savaşın neden çıktığını bilememek insanı çıldırtabilir. Bir sınırı vardır
bunun: artık her gözünüzü kapattığınızda kendinizi asılmış olarak görmek
mümkündür.
Bizim filmimizde tam da buna uygun bir durum var. Sarhoş şairimiz
Hamza savaştan dolayı karısını ve kızını bilmediği bir yere gönderiyor. Daha doğrusu
sınırlı sayıda insan kaçabildiği için ancak onlar gidebiliyor. Belki kendisi de
gidebilir ama bir türlü oradan ayrılmak istemiyor. Film bütün sanat dalları
kardeştir dedirtircesine şiir üzerine kurulmuş ve hatta film bittiği zaman şunu
sormak mümkündür: bir film mi izledim yoksa şiir kitabı mı okudum. Ben cevap
verebilirim: her ikisini de yaptık. Filmin yönetmeni senaryoda Boşnak şair Abdullah
Sidran’ın şiirlerini –kanlı şiirlerini- kullanmış. Hamza, her gözünü
kapattığında kendini bir yerlerde asılmış olarak görüyor; yanmış bir evde,
kurşunlarla taranmış bir otobüste, çalışmayan tramvayda ve ya bir mezarlığın
ortasındaki ağaçta.
Sonunda kendimi asmaktan korkuyorum.
Birçoğunun sonu bu oldu, burada ve her yerde.
Günler uzun geliyor, geceler uzun geliyor,
Yıllar uzun geliyor aşk olmadan,
Aşk suyu olmadan, aşk havası olmadan.
Elbette bu mantığını sesi değil.
Hiçbir sorunu çözmeye yardımı olmuyor.
Ama ne zaman
gözlerimi kapatsam,
Kendimi asmış
olduğumu görüyorum.
Aslında filmin ilk sahnesinde yönetmen bütün derdini
söylüyor. Bu derdini, artık nerde gözlerini kapattıysa şairimiz Hamza onun bir
mezarlığın ortasındaki bir ağaçta kendini asmış olduğunu ve şu şiirini okuduğunu görüyoruz:
Ne yapıyorsun, oğlum?
Düş kuruyorum, anne.
Nasıl türkü çığırdığımı
görüyorum anne bu düşte.
Ve sen bana soruyorsun, düşümde:
oğlum, ne yapıyorsun, diye.
Oğlum, dile getirdiğin ne,
düşünde çığırdığın türküde?
Bir zamanlar bir yuvam olduğunu
dile getiriyorum, anne.
Şimdi yuvam yok oysa.
İşte bu dile getirdiğim, bu türküde.
Bir sesim vardı, diyorum,
bir dilim de, anne.
Şimdi ne sesim,
ne dilim var.
Olmayan sesimle,
olmayan dilimde,
olmayan evimde
Düş kuruyorum, anne.
Nasıl türkü çığırdığımı
görüyorum anne bu düşte.
Ve sen bana soruyorsun, düşümde:
oğlum, ne yapıyorsun, diye.
Oğlum, dile getirdiğin ne,
düşünde çığırdığın türküde?
Bir zamanlar bir yuvam olduğunu
dile getiriyorum, anne.
Şimdi yuvam yok oysa.
İşte bu dile getirdiğim, bu türküde.
Bir sesim vardı, diyorum,
bir dilim de, anne.
Şimdi ne sesim,
ne dilim var.
Olmayan sesimle,
olmayan dilimde,
olmayan evimde
bu türküyü
çığırıyorum, anne.
Belki de yönetmen bu şiiri okuduktan sonra bu filmi çekmeye karar
vermiştir, orasını bilemeyiz ama filmin
sonunda oturup düşündüğümüz şeyi aslında yönetmen en başta ölülerin ortasında -belki klişe olacak- yaşayan bir ölünün şiiriyle bize takdim ediyor. Burası çok
önemlidir. İnsan aslında derdini anlatmak için bir iki saatlik bir film çeker
ve anlattığını düşünür ama Ademir Kenovic bunu pek önemsemeden filmin ilk
sahnesinde bize söylüyor gerisi gerçekle kurmacanın pek ayırt edilemeyen bir
yanıdır. Biraz sonra da okuyacağımız gibi yönetmenin bize yine başka bir balkan
yönetmeni olan Theo Angelopoulos’un sinematografisini hatırlatmıyor değil. Hatırlarsınız
Sonsuzluk ve Bir gün’de de ülkesine
dönen bir şairin parayla kelime satın alarak bilmediği dilini öğrenmeye
çalışması ve yıllarca bir şiiri bitiremediğini anlatır. Hatta filmin bütün
diyalogları birer şiirdir diyebiliriz de.
Bir başka benzerlik daha o filmde de çocuklar birer şairdi. Bu filmin
belki de en önemli tarafı savaşın çocukların gözüyle anlatılmasıdır. Çocuk mizahı
bir başkadır, tümevarımla ya da tümdengelimle çalışmaz. Direk bağlantı kurar
çocuklar. Adis ve Kerim. Yönetmen, Hamza’nın
asılmasıyla bütün derdini anlattıktan sonra geriye kalan bölümde savaşın
nedenlerini belki de çok farklı yollarla düşünen ve çözümleri de bi hayli
farklı olan çocukların üzerinde kuruyor filmini. Kosinski’nin Boyalı Kuş kitabındaki çocuğun çzöümü
gibi: “ Almanlar Çingeneleri ve Yahudileri öldüreceklerine niçin onların saç
rengi ve göz renklerini değiştirmezler?” Aman ya rabbim bu nasıl bir akılcılıktır. Eminim ki Hitlerin
aklına öyle bir şey gelmemiştir. Tabi nedenin göz ve saç rengi olmadığını
hepimiz biliyoruz. Aynı neden Sırp-Boşnak savaşında da vardır: emperyalizmin
tutkusudur bu. Yoksa katliamları halklar yapmaz. Peki çocuklarımızın dediği bir
şeyler var mıdır bu filmde? Vardır. Sonsuzluk
ve Bir gün’deki çocukların dediği gibi.
Büyük olan Kerim’dir ve sağır ve dilsizdir. Belki de akla ilk gelen
bunun savaşın ortasında en güzel şey olabileceğidir. Ama hayır Kerim bunu kabul
etmiyor. Bunun daha kötü olduğunu söylüyor bize.
Ya Adis ne diyor bize? Yaramaz Adis. Büyük olmasına rağmen isimini bile
söyleyemediği bir durumdan dolayı altına işeyen Adis. Mezarlıkta yer kalmadığı
için yolun kenarına gömülen Adis. Dilsiz abisine dil oluyor, Kerim ise düşünen.
Ama Adis’in çok güzel bir tespiti var: onları öldürenlerin kafasız olduklarını
söylüyor bize. Mecazi bir anlam aramayın gerçekten kafalarının olmadığını
söylüyor. Çünkü kendilerini öldürmeye gelen sırp milislerin ancak ayaklarını
görebiliyorlar korkudan yatağın altında olduklarından dolayı ve köylerinden
ayrılmadan önce ölen insanlara hiç şaşırmadıklarını doğa yasasının sadece
çocuklarda tam olarak anlamını bulduğunu gösteriyor bize. Peki Adis’in dediğini
anlayabilecek miyiz?
Savaşların anlam ifade eden pek bir tarafı yoktur. Hakkında binlerce
kitap yazılır, şiir okunur film çekilir… Ama hakikat dediğimiz bir şey varsa bu
da savaş değildir umarım. Bunu sormalıyız, afiş yapıp asmalıyız her yere: hakikat nerede? Bunu yüzlerce puntoluk yazılarla
yazmalıyız. Savaşın elimizdeki krampın bir hakikatle eşdeğer boyutta olduğunu,
eğer hiç durmadan çemberler çizersek geçebilir mi düşünmeliyiz? Hamza öyle
yapıyor. Eline her kramp girdiğinde çember çiziyor. Kerim bunu yapmaya
çalışıyor ama nafile. Belki de çözümün bu olmadığını, hakikatın dikdörtgende
saklı olabileceğini düşünüyordur. Hareket eden her şeyi vuran bir savaş. İlkinde
görür, ikincisinde nişan alır ve üçüncüsünde vurur. Bu köpek de olabilir, insan
da. Nedensizdir. Makineleşme insanlığın başından beri vardır.
Bu film
iki çocuk bir şair ve bir köpeğin filmidir. Biz muhteşem çemberler çizmeye
çalışırken, suyu çeşmesinden akan, istendiğinde bütün elektriği toplayabilen Fransızların,
Birleşmiş Milletlerin filmidir. Tepelerden gelen NATO barış kuvvetinin
filmidir. Bu muhteşem çember hep çizilmeye devam edecektir eğer çocukların
kafalarımızı görmesini engellersek. Her gözümüzü kapattığımızda asılacak
binlerce insan vardır her zaman.
Artık başıma başka bir şey gelemez,
İyi veya kötü olsun hiçbir şey.
Birbiri ardına gelen günleri sayan bir askermişim gibi,
Sıkıcı, anlamsız.
Kabul etmeli ve sessizce söylemeliyim.
Ölüm bendeki her şeyi alacak :
Vücudumu ve kemiklerimi, masadaki kalemimi,
Bilgimi, ruhumu, duvardaki tabloyu,
Odayı aydınlatan müziği,
Gözyaşlarını, korkuları, polen dolu havayı.
Ve sonrası: Karanlık… Karanlık, karanlık…
İyi veya kötü olsun hiçbir şey.
Birbiri ardına gelen günleri sayan bir askermişim gibi,
Sıkıcı, anlamsız.
Kabul etmeli ve sessizce söylemeliyim.
Ölüm bendeki her şeyi alacak :
Vücudumu ve kemiklerimi, masadaki kalemimi,
Bilgimi, ruhumu, duvardaki tabloyu,
Odayı aydınlatan müziği,
Gözyaşlarını, korkuları, polen dolu havayı.
Ve sonrası: Karanlık… Karanlık, karanlık…







çok uzun yazmışsın.
YanıtlaSil:)) daha ilk yazılar bereketli olsun.
YanıtlaSilaynı film için ben de yazmıştım bir ara. sizin yazdıklarınız da etkleyici. teşekkürler.
YanıtlaSil