13 Haziran 2012 Çarşamba

Savrseni krug (1997)


  
   Bu öykünün sonu yok...”  demişti Emir Kusturica Underground filminde. Bunu söylerken muhakkak bütün savaşları düşünerek söylemiş olmalı. Bir savaş sadece silahlar, bombalar, havan topları ve ölen insanlar olarak görülmemeli. Oysa insanlık tarihi pek çok  mücadeleyle anılır.-bu resmi tarih olsun ya da ezilenlerin tarihi olsun hep böyledir.- Günlük konuşmalarımızda bile bu kendini belli eder. “şu kişi şunun savaşımını verdi”, “şu adam hayat savaşı veriyor” vs. daha çok örnek verilebilir. Neyse lafı çok uzatmadan sonu olmayan bir öyküyü anlatan bir filme girelim diyorum. Bu kadar arka-plan yeterli. Maksat entellik olsun diye yazdım zatenJ
   Yine sinemanın zekalı çocuğu Underground  filmine şöyle başlar  “ bir zamanlar bir ülke vardı.” Ulus baker bir yazısında haklı olarak ne kadar eleştirse de bir savaş filmi nasıl çekilir sorusunu bu filmde iyi görebiliriz bence. Ama şu da var fazla dram kafa yapar ve bu kafa başka öyküleri beraberinde yazar. Yani demek istediğim çok sevsem de o filmi hatta ağlamış olsam da sonradan fark ettiğim bir şey var: sine-göz manifestosunun ilk maddesi: “drama halkın afyonudur.” Ne güzel demiş Vertov emuca. Evet tam da böyle yapıyor bütün savaş filmleri ve hatta Emir kardaşımız da bunu yapıyor. Ademir Kenovic da bunu yapmaktan geri kalmıyor tabiî ki. Peki işimiz gücümüz yok muydu kalkıp bu filmi izleyip, hakkında bir iki kelam yazalım dedik? Olmaz olur mu? O zaman…
Savaşlar insanlara her türlü  şeyi yaptırabilir. Eğer bu savaşta bizim bir parmağımız olmadığını düşünüyorsak, nedenini gecelerce kurcalayıp ta ki beynimizde yabancı olduğumuz şekiller, hayaller ve hayaletler belirinceye kadar… bir savaşın neden çıktığını bilememek insanı çıldırtabilir. Bir sınırı vardır bunun: artık her gözünüzü kapattığınızda kendinizi asılmış olarak görmek mümkündür.
   Bizim filmimizde tam da buna uygun bir durum var. Sarhoş şairimiz Hamza savaştan dolayı karısını ve kızını bilmediği bir yere gönderiyor. Daha doğrusu sınırlı sayıda insan kaçabildiği için ancak onlar gidebiliyor. Belki kendisi de gidebilir ama bir türlü oradan ayrılmak istemiyor. Film bütün sanat dalları kardeştir dedirtircesine şiir üzerine kurulmuş ve hatta film bittiği zaman şunu sormak mümkündür: bir film mi izledim yoksa şiir kitabı mı okudum. Ben cevap verebilirim: her ikisini de yaptık. Filmin yönetmeni senaryoda Boşnak şair Abdullah Sidran’ın şiirlerini –kanlı şiirlerini- kullanmış. Hamza, her gözünü kapattığında kendini bir yerlerde asılmış olarak görüyor; yanmış bir evde, kurşunlarla taranmış bir otobüste, çalışmayan tramvayda ve ya bir mezarlığın ortasındaki ağaçta.

Sonunda kendimi asmaktan korkuyorum.
Birçoğunun sonu bu oldu, burada ve her yerde.
Günler uzun geliyor, geceler uzun geliyor,
Yıllar uzun geliyor aşk olmadan,
Aşk suyu olmadan, aşk havası olmadan.
Elbette bu mantığını sesi değil.
Hiçbir sorunu çözmeye yardımı olmuyor.
Ama ne zaman gözlerimi kapatsam,
Kendimi asmış olduğumu görüyorum.
   
   Aslında filmin ilk sahnesinde yönetmen bütün derdini söylüyor. Bu derdini, artık nerde gözlerini kapattıysa şairimiz Hamza onun bir mezarlığın ortasındaki bir ağaçta kendini asmış olduğunu ve  şu şiirini okuduğunu görüyoruz:

Ne yapıyorsun, oğlum? 
Düş kuruyorum, anne.
Nasıl türkü çığırdığımı
görüyorum anne bu düşte.
Ve sen bana soruyorsun, düşümde:
oğlum, ne yapıyorsun, diye.
Oğlum, dile getirdiğin ne,
düşünde çığırdığın türküde?
Bir zamanlar bir yuvam olduğunu
dile getiriyorum, anne.
Şimdi yuvam yok oysa.
İşte bu dile getirdiğim, bu türküde.
Bir sesim vardı, diyorum,
bir dilim de, anne.
Şimdi ne sesim,
ne dilim var.
Olmayan sesimle,
olmayan dilimde,
olmayan evimde
bu türküyü çığırıyorum, anne.

   
   Belki de yönetmen bu şiiri okuduktan sonra bu filmi çekmeye karar vermiştir, orasını bilemeyiz ama  filmin sonunda oturup düşündüğümüz şeyi aslında yönetmen en başta ölülerin ortasında -belki klişe olacak- yaşayan bir ölünün şiiriyle bize takdim ediyor. Burası çok önemlidir. İnsan aslında derdini anlatmak için bir iki saatlik bir film çeker ve anlattığını düşünür ama Ademir Kenovic bunu pek önemsemeden filmin ilk sahnesinde bize söylüyor gerisi gerçekle kurmacanın pek ayırt edilemeyen bir yanıdır. Biraz sonra da okuyacağımız gibi yönetmenin bize yine başka bir balkan yönetmeni olan Theo Angelopoulos’un sinematografisini hatırlatmıyor değil. Hatırlarsınız Sonsuzluk ve Bir gün’de de ülkesine dönen bir şairin parayla kelime satın alarak bilmediği dilini öğrenmeye çalışması ve yıllarca bir şiiri bitiremediğini anlatır. Hatta filmin bütün diyalogları birer şiirdir diyebiliriz de.
   Bir başka benzerlik daha o filmde de çocuklar birer şairdi. Bu filmin belki de en önemli tarafı savaşın çocukların gözüyle anlatılmasıdır. Çocuk mizahı bir başkadır, tümevarımla ya da tümdengelimle çalışmaz. Direk bağlantı kurar çocuklar. Adis ve Kerim. Yönetmen, Hamza’nın asılmasıyla bütün derdini anlattıktan sonra geriye kalan bölümde savaşın nedenlerini belki de çok farklı yollarla düşünen ve çözümleri de bi hayli farklı olan çocukların üzerinde kuruyor filmini. Kosinski’nin Boyalı Kuş kitabındaki çocuğun çzöümü gibi: “ Almanlar Çingeneleri ve Yahudileri öldüreceklerine niçin onların saç rengi ve göz renklerini değiştirmezler?” Aman ya rabbim  bu nasıl bir akılcılıktır. Eminim ki Hitlerin aklına öyle bir şey gelmemiştir. Tabi nedenin göz ve saç rengi olmadığını hepimiz biliyoruz. Aynı neden Sırp-Boşnak savaşında da vardır: emperyalizmin tutkusudur bu. Yoksa katliamları halklar yapmaz. Peki çocuklarımızın dediği bir şeyler var mıdır bu filmde? Vardır. Sonsuzluk ve Bir gün’deki çocukların dediği gibi.
   Büyük olan Kerim’dir ve sağır ve dilsizdir. Belki de akla ilk gelen bunun savaşın ortasında en güzel şey olabileceğidir. Ama hayır Kerim bunu kabul etmiyor. Bunun daha kötü olduğunu söylüyor bize.
Ya Adis ne diyor bize? Yaramaz Adis. Büyük olmasına rağmen isimini bile söyleyemediği bir durumdan dolayı altına işeyen Adis. Mezarlıkta yer kalmadığı için yolun kenarına gömülen Adis. Dilsiz abisine dil oluyor, Kerim ise düşünen. Ama Adis’in çok güzel bir tespiti var: onları öldürenlerin kafasız olduklarını söylüyor bize. Mecazi bir anlam aramayın gerçekten kafalarının olmadığını söylüyor. Çünkü kendilerini öldürmeye gelen sırp milislerin ancak ayaklarını görebiliyorlar korkudan yatağın altında olduklarından dolayı ve köylerinden ayrılmadan önce ölen insanlara hiç şaşırmadıklarını doğa yasasının sadece çocuklarda tam olarak anlamını bulduğunu gösteriyor bize. Peki Adis’in dediğini anlayabilecek miyiz?



   Savaşların anlam ifade eden pek bir tarafı yoktur. Hakkında binlerce kitap yazılır, şiir okunur film çekilir… Ama hakikat dediğimiz bir şey varsa bu da savaş değildir umarım. Bunu sormalıyız, afiş yapıp asmalıyız her yere: hakikat nerede? Bunu yüzlerce puntoluk yazılarla yazmalıyız. Savaşın elimizdeki krampın bir hakikatle eşdeğer boyutta olduğunu, eğer hiç durmadan çemberler çizersek geçebilir mi düşünmeliyiz? Hamza öyle yapıyor. Eline her kramp girdiğinde çember çiziyor. Kerim bunu yapmaya çalışıyor ama nafile. Belki de çözümün bu olmadığını, hakikatın dikdörtgende saklı olabileceğini düşünüyordur. Hareket eden her şeyi vuran bir savaş. İlkinde görür, ikincisinde nişan alır ve üçüncüsünde vurur. Bu köpek de olabilir, insan da. Nedensizdir. Makineleşme insanlığın başından beri vardır.
   Bu film iki çocuk bir şair ve bir köpeğin filmidir. Biz muhteşem çemberler çizmeye çalışırken, suyu çeşmesinden akan, istendiğinde bütün elektriği toplayabilen Fransızların, Birleşmiş Milletlerin filmidir. Tepelerden gelen NATO barış kuvvetinin filmidir. Bu muhteşem çember hep çizilmeye devam edecektir eğer çocukların kafalarımızı görmesini engellersek. Her gözümüzü kapattığımızda asılacak binlerce insan vardır her zaman.

Artık başıma başka bir şey gelemez,
İyi veya kötü olsun hiçbir şey.
Birbiri ardına gelen günleri sayan bir askermişim gibi, 
Sıkıcı, anlamsız. 
Kabul etmeli ve sessizce söylemeliyim.
Ölüm bendeki her şeyi alacak :
Vücudumu ve kemiklerimi, masadaki kalemimi,
Bilgimi, ruhumu, duvardaki tabloyu,
Odayı aydınlatan müziği,
Gözyaşlarını, korkuları, polen dolu havayı.
Ve sonrası: Karanlık… Karanlık, karanlık…




3 yorum:

  1. :)) daha ilk yazılar bereketli olsun.

    YanıtlaSil
  2. aynı film için ben de yazmıştım bir ara. sizin yazdıklarınız da etkleyici. teşekkürler.

    YanıtlaSil